Gözlerden Uzak Muhâfazakar Tatil: Gökçeada

Gökçeada, yeşili, mavisi ve hüzünlü tarihiyle bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyor. Sakinliği de seviyorsanız, burası tam size göre! Adanın rüzgarı da sizi korkutmasın! İçine girdiğiniz ve bakir kalmayı başarabilmiş bu doğal güzelliğin parçası olduğunuzda, o rüzgarın sesi, kulağa öyle iyi geliyor ki!

Çam ormanı ve denizin ortasında kalan Kabatepe Limanı’ndan saat 16’da kalkan vapurla Kuzu Limanı’na yaklaştıkça, turkuaz yeşiline dönen su, heyecanımızı artırıyor. Bir buçuk saat sonra vardığımız Gökçeada’da denize girilecek en güzel bölgenin Aydıncık olduğunu öğrendikten sonra, yakınındaki Eşelek Köyü’ne yol alıyoruz… Köyde neredeyse her ev pansiyona çevrilmiş. İki katlı ve bahçeli evler… Birkaçını dolaştıktan sonra Mavi-Yeşil Pansiyon’da karar kılıyoruz. Gökçeada’da pansiyonculuk yaygın… Yerlisine geçim kaynağı, yabancısına ekonomik ve psikolojik bir rahatlık. Kışın da öğrencilere kiralıyorlar bu odaları/daireleri.

Eşelek Köyü, Çanakkale Biga’da baraj altında kalınca, köylüler de adanın güneybatısına yerleştirilmiş. Oldukça verimli topraklar üzerinde tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağlıyorlar. Adada su kaynaklarının bol olması da bunda etken… Pansiyon sahibemiz Sevim Teyze sayesinde, biz de yumurtasından salatalığına, nasipleniyoruz o zenginlikten.

Sörfçüsü de geliyor, dalgıcı da…

Gökçeada’da tatil, arabasız zor. Görülecek yerler arasındaki mesafe 20 kilometreyi aşabildiği gibi, toplu ulaşım için bir saat kadar minibüs bekleyeceksiniz. Bu arada, rüzgârı sevdiğinizi umuyorum! Zira adada, rüzgârsız geçen gün sayısı yılda 60’ı bulmuyor! Plaj şemsiyeleriniz uçup kum gözlerinize dolarken, basıp gitmek istiyorsunuz; ama sabır! Eşelek’in 2-3 kilometre ötesindeki Aydıncık Plajı’nı Bulgar sörfçüler mekan tutmuş. Burayı yakın bir zamanda keşfetmişler. Birçoğu Eşelek’teki pansiyonlarda kalıyor. Aydıncık Plajı, Gökçeada’nın rüzgâra en açık yerlerinden. Deniz ve kumsal harika; ama çocuğunuz varsa, daha durgun bir yer arıyorsunuz. Biz de güneşten sararan tarlaları yaran yoldan, denizi yanımıza alıp ilerliyoruz, batıya! Yola fırlayan inek, koyun, keçi hatta kekliklere zamanla alışıyoruz.

Penceremizden kekik kokuları girerken, dar ve virajlı yolların ardındaki Laz Koyu’na 15 kilometre sonra varıyoruz. İki tepeyle çevrelenmiş, genişçe bu yayın kumsalı da, denizi de muazzam. Koyun başladığı kayalık bölgede yüzmenin tarifiyse imkansız! En yakını, akvaryumda yüzmek gibi! Güneş batarken, kıyıya yanaşan balıkçı teknelerininse seyrine doyulmuyor.

Tekerlekler batıya dönmeye devam ediyor… Malum Gökçeada, Türkiye’nin en batısı. Güneşin bu topraklara veda ettiği coğrafya… Biz de en batı uca, İnce Burun’a doğru gidiyoruz… İnce Burun’a giden yolda, belki de Gökçeada’nın en bakir ve güzel koyu var: Gizli Liman. Uğurlu Limanı’nın ilerisinde ve köyün altında kalan kumsalın indiği denizi tarif edemiyorum! Ormanlık bir alanın eteğinde kurulan tek tük çadırların yüzünü döndüğü yemyeşil sularda, cırcır böceklerinin sesleri kulaklarınıza çarparken, suyun dibini çıplak gözle izliyorsunuz. Derinlerde yüzmeyi sevenler için muazzam bir koy. İnce taştan zemini, rahatlatıyor. Ancak burası da rüzgâra açık… Şemsiyenize ve hasırlarınıza mukayyet olun! Kalabalığı olmayan bu koyda, iyi yüzücüyseniz, kayalıklara gidin. Midyeler, yengeçler sizi bekler. Deniz kestanelerine de hazırlıklı olun!

Adanın kuzey hattında Marmaros’u övüyorlar. Şelaleye giden bir yol çıkaracak bizi buraya… Ama yolun kapalı olduğunu görünce hüsrana uğranıyoruz. Şelale yakınlarında sıkça çıkan yangınlar, sebepmiş. Kuzey hattından doğuya doğru gidiyoruz… Dalış yapmayı sevenler için Sualtı Milli Parkı, unutulmayacak güzellikler sunuyor. Türkiye’de tek! Buradaki peynir kayalıkları da büyüleyici… Profesyonel bir dalışçı değilseniz ve “Şnorkelle dalmak bana yeter.” diyorsanız, Yıldızkoy’a buyrun. Peynir kayalıklarının başladığı koyda yüzerken, gözlüğünüze pek çok türde balık takılıyor.

Terk edilmiş Rum köylerinin yalnızlığı

Gökçeada’nın denizi kadar, tarihi de çekiyor… Ada; Latinler, Bizanslılar, Cenevizlilerin ardından Osmanlı Devleti’ne geçmiş. Venediklilerin de sığındığı bir yermiş. Bugün ise Rum köylerine gittiğinizde harabe evler, okullar, çamaşırhaneler, zeytinyağı imalathaneleri yürek burkuyor. Sebebi, Rum ahalinin 1964’te yaşanan Kıbrıs Olayları’ndan sonra, korkuyla, her şeyi geride bırakıp gitmesi… Yazları, başta Yunanistan’dan gelen yaşlı ve orta kuşakla, bu köyler canlılık kazanıyor.

Dibek kahvesiyle ünlü Zeytinli’de, 2001 yazında tanıştığım Madam Maria, ertesi yıl vefat etmişti. Eşi Bay Yanni de 2007’de… 1890’dan beri ayakta olan ve Maria’nın büyük dedesinin yaptığı kahvehaneyi, tek çocuk olan Bay Kostas işletiyor. 65 yaşında… 1800’lerin sonlarında ABD’ye giden büyük dede, kahvenin mimarisini de oradan etkilenerek tasarlamış… Her yaz Atina’dan geliyor Kostas. Acı bir hikâyesi var… Kuzu Limanı tarafında sünger için dalan babası bir daha çıkamamış. Hiç görmediği babasını anlatırken, hüznü gözlerinin içine oturuyor. Ocağın üzerindeki fotoğrafa bakılırsa, babasının kopyası… Kendisi iki yaşındayken, Bay Yanni’yle evleniyor annesi. O mutluluğa 2001’de tanık olmuştum. Kostas, ayaklandığımızı görünce, bir mektup zarfına incelikle koyduğu dibek kahveyi almamızı istedi. Elleriyle pişirdiği dibek kahvesininse, nefasette, annesininkinden geri kalır yanı yok! Üvey babası da, Gökçeada’nın sıcaklarında, elime zorla soğuk su dolu bir şişe tutuşturmuştu. Burası, Fener Rum Patriği Bartholomeos’un da köyü. Doğduğu ev, onarılıyor. Köyün harabe haldeki ilkokulu da tadilata alınmış. Karşısına dikilmiş, “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazılı Atatürk büstü ise sapasağlam ve bakımlı! Tepeköy’de kaderine terk edilen ilkokulda da manzara aynı! Hatta içinde bir de incir ağacı büyümüş!

Dereköy ve Eski Bademli’de hayat yıllar önce durmuş… Etraf, yıkıntılarla çevrili… Hayalet köyler… O durağanlıktan kendini çekip çıkaran birkaç hane var. Zamanında 1950 hanenin bulunduğu Dereköy, Türkiye’nin en büyük köyüymüş. İçinde 22 kahve, 2 sinema, çok sayıda dükkân ve zeytinyağı imalathanesi bulunuyormuş. Bunlardan birisini buluyoruz, küçük bir çocuğun yardımıyla. Duvarları yıkık, makineleri ölü… Hemen üst kısımda, insanı çok etkileyen eski bir çamaşırhane var. Işık hüzmeleri insanı büyülüyor. Dereköy, yolun ortadan kestiği, karşılıklı iki tepe üzerine kurulu. Köy kahvesinde konuşmaktan çekiniyorlar bizimle. Yine de hane sayısının 50’ye kadar indiğini öğreniyoruz.

Eski Bademli ise Kaleköy’ün güneyinde, merkeze epey yakın bir yerde. O da Tepeköy gibi, yükseğe kurulu. Etraf, terk edilip yıkılan evlerle çevrili. Meydandaki çınar ağacının daha yaşlısına ve haşmetlisine, köyün arkasındaki çamaşırhanenin dibinde rastlıyoruz. Burada tanıştığımız Bay Haralambo, köyde 15-20 Rum ailenin kaldığını anlatıyor. Kendisi kışın Rodos’ta, yazın Bademli’de…

Kaleköy küçük bir köy olmasına rağmen; kordonu, kafeleri ve motelleriyle dikkat çekiyor. Yukarıya doğru çıktığınızda, burçları yıkılmış, eski kalenin taşları üzerinde Semadirek Adası’na ve lacivert, derin sulara dalıp gidiyorsunuz…

Gitmişken, adanın sembolü zeytinin, zeytinyağın tadına bakmadan gelmeyin. Meydani Pastanesi’nin karadutlu dondurmasının da… Bizi açıklarda yunuslarla uğurlayan Gökçeada’dan ayrılırken, bir parçamızı bırakıp gidiyoruz. Bir daha geldiğimizde keşke bulabilsek!

Kaynak: Zaman

Sen Özelsin! #SeyyahNisa