1390 Yıl Sonra Mekke’den Medine’ye Hicret

Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa (sav) 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret etti. Allah’ın izni, meleklerin yardımı ve Hz. Ebubekir’in yol arkadaşlığıyla 15 günde tamamlanan bu kutlu yolculuğun sonunda İslamiyet Medine’den yayılmaya başladı. Müslümanlar için çok önemli olan hicret yolculuğunu deneyimleyen tarihçi Talha Uğurluel, müzisyen Murat Doğru, seslendirmen Kemal Ayyıldız ve oyuncu Abdurrahman Öztürk’ün yer aldıpı Kutsal Yolculuk Hicret Star TV’de yayınlanmaya başladı.

Avni Özgürel’in yapımcılığında çekilen Kutsal Yolculuk Hicret’te Hz. Muhammed Efendimiz’in (sav) Mekke’den Medine’ye gerçekleştirdiği Hicret yolculuğunun aynısını asırlar sonra deneyimleyen dört kişinin yolculuk esnasında yaşadıkları anlatılıyor. 480 kilometre yol kat ederek Efendimiz’in yaşadığı zorlukları gören bu dört gönüllü, yerkürenin en dağınık, en kayalık, en ıssız arazi parçalarından birinde, 55 dereceyi aşan sıcaklıkta, tabiatın insanı zorladığı koşullarda yolculuğu tamamladı. Büyük Hicret’i anlamaya çalışan bu dört Mümin’in attığı her adımı uzaktan izleyen, yorumlayan ve Müslümanların merak ettiği sorulara cevap arayan Mehmet Ali Bulut ve Dr. Selman Kuzu da projenin diğer etkili isimlerinden. Biz de bu hafta dünyada bir ilki gerçekleştiren bu 4 kişiyle buluşup, zorlu yolculuklarını konuştuk.

İstanbul’dan Mekke’ye doğru yola çıktınız. Oradan Efendimiz’in (sav) yürüdüğü yollardan geçerek Medine’ye ulaştınız. Bu yolculukta neler hissettiniz?

Kemal Ayyıldız: Herkes kendisi olarak davet edildi. Samimiyet ve davet. O davete icabet ettik. Burada benim için en önemli nokta da buydu. Bu yolculuğun sonunda benim kalbimde ‘Lebbeyk Allahümme Lebbeyk’ kaldı. Evet Allah’ım, geldim! O çöl sıcağında ‘Çöl senin özündekini ortaya çıkarır’ diye not almışım. O çöl sıcağıyla ne olup ne olmadığımı anladığım bir yolculuk oldu. Aslıma geri dönmek oldu Hicret… Dünyanın başka hiçbir yerinde böyle bir yolculuk yapamaz, sonunda da bu kadar nurani olamazsın. Katılıktan nuraniliğe geçiş yolculuğu yaptık yani.

Murat Doğru: Bana bu teklif geldiğinde tereddütsüz kabul ettim. “Mekke’den Medine’ye yürüyebilir misiniz? Hz. Muhammed Efendimiz’in (sav) hicretini tecrübe edinmek için yola çıkar mısınız?” dediler. Ben zaten Peygamber aşıdı bir adamım. Seve seve şerefle yürürüm dedim. Yolculuk bittiğinde insan yaşadığı hayatı biraz da boşu boşuna yaşadığını görüyor. İnancın insanın hayatına kalite kattığını anladım. Hicret olmasaydı, Müslümanlık yayılamazdı. Oldu ve yayıldı. İnananlar bu dinle nefes alabiliyorlar. Yolculuk esnasında o sıcağı, coğrafi şartları gördük. Arkamızdan kovalayan atlılar yoktu, iz takibi olan avcılar da yoktu. Gayet rahat rahat yürüdük. Yürürken bunları da düşündüm. Nasıl ya, bir insan nasıl bu yolu kat edebilir? Cevabı da buldum, iman. İnanmak, teslim olmak. Hicret terk etmek ama ne için? Allah için. Allah için bu yol kat edilmiş. Efendimiz inandığı değerler için bu yolu aşmış. İstanbul’a döndüğümde aşktan başka hiçbir şey düşünemedim.

Abdurrahman Bey sizin için “Adam karateci ne işi var Mekke’de?” denmiş. Siz ne diyorsunuz?

Abdurrahman Öztürk: İnsanın ne iş yaptığı değil ne kadar dindar olduğu önemli bana kalırsa. Bana proje teklif edildiğinde bebeğim daha yeni doğmuştu. Biraz da onun nasibi diye düşündüm. Ama katılım ekibinin olgunluğu da önemliydi. Açlık, sıcaklık sinirleri bozabilirdi. Sporcu olduğum için fiziki gücüm iyiydi. Sabrım çok yoktu ama Allah orada sabır veriyor. İçerisinde yaşadık. Kendimi orada soyutlayıp, tamamen temizlenerek geldim. Ne işi var diye şaşıranlara ben şaşırıyorum aslında.

BU TURİSTİK BİR GEZİ DEĞİLDİ

Sizler için de kendi içerinizde bir hicret miydi bu yolculuk?

K. A: Tabii ki. Dışarıda yapılan, ayaklarınla yaptığın hicret. Çok güzel söylediniz. Dışarıda yürüdüğü yollar değil de kendi içinde yüreğinde kat ettiği mesafe önemlidir. Ayak ehli bunu yürünen yol olarak algılar, mana ehli ise hakikate yapılan iç yolculuğu bilir. Turistik gezi yapmadık biz

M. D: Biz aşıklar olarak gittik oraya. Allah inanan kalpleri birleştirdikten sonra hayatta yapmayacağınız şeyleri yapıp, şikayet etmiyorsunuz. Taşlarda, çölde, Uhud Dağı’nda yattık, seve seve. Uhud Dağı’na sarıldık. Biz Hayat’üs sahabeyi yaşadık. Nerelere ayak basmışsa oralarda dolaştık. Tahayyüle, tasavvura gerek yok. Biz tasdikattayız, gördük yani. 5 bin meleğin indiği Bedir Dağı’ndan aşağı yuvarlandık. Çocuklar gibi. Rahmet edilmiş bir dağ o. Biz de o kumlara sürünelim istedik. Efendimiz’in (sav) ayağının tozu olmak diyorlar ya orada anladım ben onu. Hakikate orada eriştim.

480 kilometre uzun bir yol. 4 kişi, açlık da var susuzluk da. Sinirlerin gerildiği anlar oldu mu?

Talha Uğurluel: Kendi aramızda bir aile gibi olduk. Hani denir ya insanlar birbirlerini en iyi 3 yerde tanır diye. Biz ona 4. olarak Hicret yolculuğunu ekledik. Bu kardeşlik ilelebet devam eder. Farklı tellerden, duygulardan insanlardık ama uyumsuz olunabilecek bir ortam değildi. Çok az uyuduk, kıvılcım çaktığında herkes birbirine girebilirdi ama şükürler olsun hiçbiri olmadı. O ortamın bereketini gördük. Bir de biz çok fazla dua aldık giderken. Yakın çevremiz ağlayarak yolculadı bizleri. Bizle gelmek isteyenler oldu. Böyle bir şey yapılıyor olsa bizim Anadolu insanı hemen yollara düşer. Efendimiz’in izinde olmak birçok insanın isteği.

M. D: Arkadaşlarımla beraber bu yolculuğu yaparken kimse zerre kadar birbirinin negatifliğini göremedi. Kalbimiz o kadar halisane çıktık ki yola! Birbirimizi dizginledik. Abdurrahman ‘Çok acıktım’, Kemal ‘Bu yol bitmeyecek mi’ dedi, ben ve Talha da çeşitli serzenişlerde bulunduk ama inanma gücüyle bertaraf edebildik bu halleri. Hangi yolda olduğumuzu düşünelim deyip, kendimize geliyorduk.

Dünyada bu Hicret yolculuğunun aynısını yapan yok. Siz aynı zamanda bir ilki de gerçekleştirdiniz

T. U: Evet, bugüne kadar dünya tarihinde bu yolculuğu kimsenin yaptığını duymadık, görmedik. Sadece sahabeler Peygamber’imizden sonra güzergahları belirleyerek yürümüşler, bunu biliyoruz. Hicreti adım adım yaşadık ve bilinen ilk Hicret yolculuğunu yaptık. Böyle bir ekipte olmak onur vericiydi. Hicretin ne kadar zor olduğunu görmüş olduk. Bu parayla pulla elde edilecek bir tecrübe değildi. Ben Mekke-Medine üzerine kitap hazırlamış biriyim. Ama insanın okuduğu şeyi anlatmasıyla, yaşadığı olayı aktarması apayrı. Şimdi çok rahat anlatıyorum insanlara. 480 kilometre yolu kat ettik ve Hicret’in hiç de basit bir şey olmadığını gördük. Biz tarihçilerde birinci el kaynak çok önemlidir. Sıcak şudur, güzergahtaki sıkıntılar budur, Hicret şu şekildedir diyerek bir 2012 tanımlaması yapabiliyoruz. Bu, yolculuğun ardından bize kalmış mükemmel bir bilgidir. Bin 500 yıl evvelki yolculuğun bir sınanması yapıldı. 2012’nin bir yorumlaması oldu, yeniden ikinci kez. Süreka’nın atının ayaklarının saplandığı yerin hiç de öyle kumluk olmadığını, o yolculukta sadece 4 gıda tüketerek yolculuk etmenin ne demek olduğunu, İslamiyet inancının ne kadar kıymetli olduğunu gördük. Oradaydım, gördüm, yaşadım ve sınandım diyebilmekten daha güzel bir şey olamaz.

Nasıl hazırlandınız bu yolculuğa?

M. D: Yolculuğa çıkmadan önce danışmanlarımız Mehmet Ali Bulut ve Selman Kuzu’ya toplantılar yaptık. Danışmanlarımızın deneyimi, Talha’nın tarihçi kimliği işimizi kolaylaştırdı. ‘Hicret nedir? Neyi deneyimliyoruz?’ diyerek oturup konuştuk. Onun haricinde kitaplar okuduk, hazırlandık.

Yürüdüğünüz güzergahta bizim Siyer’de okuduğumuz birçok olaya da şahitlik ettiniz. Yollarda konuştuğunuz insanlar yaşadıkları yerlerin farkındalar mı?

K. A: Geçtiğimiz köylerdeki insanlar da yaşanan olayları ve mevkileri gayet iyi biliyorlar. Sadece yönetim bunun çok fazla yayılmasını istemiyor, bid’at olur diye. Oralarda muhaciri kucaklayan ensarın soyuyla tanıştık. Hepsi evlerinde bizleri misafir etmek istedi.

T. U: 622 Miladi hicretten yıllar sonra cereyan etmiş olaylar da bizim güzergahımız üzerindeydi. Oralara da uğramak ayrıca önemliydi. Yani 622’yi adımlıyorsunuz ama 628 Hudeybiye’den geçiyorsunuz, 630 Mekke fethi yollarından geçiyorsunuz. Devşire devşire yürüdüğünüzde tam bir İslam tarihi oluyor aslında.

Uzun süren yolculuk bitti ve Efendimiz’in mescidi Mescid-i Nebevi ve Yeşil Kubbe gözüktü. O an ilk ne hissettiniz?

T. U: Medine’ye girdikten sonra bir üst geçitteyken gördük Yeşil Kubbe’yi. Arkadaşlar olduğu yerde kaldılar, çakıldılar sanki. Efendimiz’e (sav) bu kadar yaklaşmak insanın nefesini kesen bir şey. Normalde Hicret güzergahı 15 gün sürmüş, biz 17 günde bitirebildik.

Yeşil kubbeyi gördüler

Yol boyunca neler düşündünüz?

M.D: Yol boyunca Peygamer Efendimiz (sav)’i düşündük zaten, yeşil kubbeyi görmeye hazırladık kendimizi. Bunu yaşamak için yola çıktık zaten. Ben gördüğüm an ‘İşte bu, Medine’ye geldik’ dedim.

K. A: Allah Rasulü (sav) ile dertleşmeye gitmiştik biz. Orası bir kabir değil. O (sav) orada oturuyor ama biz yüzünü görmüyoruz. Zaten O, ‘Kim hacceder de, vefatımdan sonra kabrimi ziyaret ederse, sanki beni hayatımda ziyaret etmiş gibidir’ demiyor mu? Hz. Muhammed (sav)’le konuşmaya gittim. Bir de sadece Efendimiz yok. Yanında Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Cennetü’l Baki’de yatan büyük insanlar. Hepsi insanlığın kalitesini arttırmış büyük insanlar. Onları ziyaret etmek de bu yolculuğu değerli kılan unsurlardan biriydi.

Hz. Muhammed (sav) Efendimiz aşkına

Onlar Efendimiz’in (sav) Hicreti Allah için yapmıştı. Ama şimdi bu Hicret’in başka bir hedefi vardı. Medine’de Hz. Muhammed Efendimiz’e kavuşmak vardı işin özünde. Yanına gidebilmek, dertleşmek ve dua etmek. 480 kilometre sonra hasret bittiğinde nsan ne hissedebilir ki?

Kaynak: YeniŞafak

Sen Özelsin! #UmreviNisa